Sait Çetinoğlu: Lenin Yönetimindeki Bolşeviklerin Milli Mücadele’ye katkıları üzerine

Tuhaf kader cilveleri vardır. Eğer Lenin çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe erişse idi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı, diyeceği gelir. Falih Rıfkı Atay[i]

Okuyucu Falih Rıfkı’nın sözlerini, abartılı bulabilir ama bir gerçekliğin ifade edilmesidir. Milli Mücadele döneminde Sovyet yardımının ne kadar önemli olduğu, Türk-Yunan savaşında, Yunan Ordusunun grevinin yanında, Sovyetlerin mali ve askeri yardımının tayin edici bir etkisinin olduğu kuşkusuzdur. Bu etki tarihçilerin neredeyse üzerinde anlaştıkları tek konu olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz İstanbul doğumlu tarihçi dostum Neoklis Sarris, Sovyet-Ankara yakınlaşmasının M. Kemal’in gerçek kurtuluşu olduğunu[ii]ve Türkiye’nin toprak kaybı olmadan sürdürdüğü varlığını ve “yeni bir devlet” olarak kuruluşunu bu yakınlaşmaya borçlu olduğunu kabul etmektedir.[iii]

Bu Askeri yardım Neoklis Sarris’in araştırmasının sonuçlarına göre, iki yıldan daha kısa bir sürede sağlanan Sovyet yardımının değeri, Türkiye’nin yıllık bütçesini ve iki yıllık toplam askerî giderlerini aşmıştı!… Devam >>

Gülşen İşeri: Mustafa Suphi’lerden bu yana ‘devlette süreklilik…’

Karadeniz denilince akla mikro milliyetçilikten tutunda ırkçılığa, HES’lerle mücadeleden Terzi Fikri’nin hikayesine kadar uzanan, iç içe geçmiş bir sarmaldan söz edebiliriz. Karadeniz hırçındır, derindir, yaralıdır, inatçıdır! Bir de ‘komünist’ düşmanıdır!

80 sonrası yaşanılan ‘temizleme’ politikası Fatsa’nın sembol belediye başkanı olan Terzi Fikri’nin (Fikri Sönmez)getirdiği yenilikleri de alıp götürmüştü. 80 sonrası Fatsa’ya yapılan operasyonda Terzi Fikri tutuklandı. 5 yıl kaldığı hapishanede kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Aslında Karadeniz, 1921 yılında 15’leri derin sularına aldığında Türkiye’nin bir utancı olarak kalmıştı.

1921 yılından bu yana “devlette süreklilik esastır” geleneği sürüyor!

15’lerin hikayesi ne kadar derinse, o kadar da trajediydi… Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü’den yola çıkmıştı… Devlete güven olmayacağını o yıllarda da öğretmişti!… Devam >>

Robin Amara: Bu Yıl Hangi Soykırımın Yüzüncü Yılı? (3)

İkinci bölümde genelde dünyalı işçi sınıfı hareketlerinin özelde de Bolşeviklerin sindirmekle sınandığı sert konjonktür değişiminini anmıştık. Bu bölümde yer vermeye çalışacağımız Sovyetler Birliği ve dolayısıyla TKP’nin Pontos Rum Soykırımının hasıraltı edilmesinde paylaştığı suç ortaklığına da o konjonktür değişiminden hareketle bakmaya girişebiliriz.

Öncelikle bu spesifik dönemde konjonktürün de zamanın yaman görecesine mahkum olduğunu belirtmek gerekli. Öyle ki Sovyetler Birliği, neredeyse bir yıl sabırla beklenen(!) ‘Dünya Devrimi’nin gelmemesi üstüne afallıyor. Ne var ki gidişatı kestirilemez böylesi etkili tarihsel değişim dönemlerinin siyasal figürleri üstüne niyet okuması yapmak da adil olamaz. Bu yüzden bildiklerimizden devam edelim. Bildiğimiz şu ki her ne sebeple olursa olsun Bolşevikler için birtakım hamlelere başvurmak artık kaçınılmaz hale geliyor.… Devam >>

‘Paramazları görmezden gelmek, enternasyonalist bir tutum değil’

Evrensel’den İsmail Afacan, ‘Red’ Belgeselinin Yönetmeni Kadir Akın’la belgesel üzerinden Paramazların mücadelesini ve güncelliğini konuştu. “Paramazların idamları bize sosyalist hareketin deneysiz ve hafızasız bırakıldığını gösteriyor” diyen Akın, Paramaz ve arkadaşlarını görmezden gelmenin enternasyonalist bir tutum olmadığını söylüyor.

İsmail Afacan: Paramazları anlatan bir belgesel çektiniz. Belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

Kadir Akın: Unutulmuş, ya da yok sayılmış bu konuyu incelemeye ve üzerinde çalışmaya başladığımda ilk aklıma gelen “Ben bunu belgesel yapmalıyım” oldu. Buna dönük kimi çabaların içine de girdim. Ama sonuçta bu alana yabancıydım ve ilk denemem olacaktı. Araştırmalarım sonucunda öğrendiklerim beni bir labirentin içine sokmuştu. Özellikle ilk kez gittiğim Beyrut’ta daha önce tanıdığım Alex Keushkerian vasıtasıyla karşılaştığım Eski Milletvekili, Tarihçi Yegiğ Cerecyan’ın verdiği bilgiler ve bana arşivini açması benim için şaşırtıcıydı.… Devam >>

Serdar Korucu: Antura’dan Bir Halide Edip Geçti, Ama Nasıl?

Lübnan’ın başkenti Beyrut’un kuzeyinde yer alan Antura önemli bir merkez. Gözlerin bu bölgeye çevrilmesinin nedeni, tarihi 1656’ya kadar uzanan ve Cizvit papazları tarafından kurulan “Antura Koleji”nin 1915’te Osmanlı hükümeti tarafından işgal edilmesi.

Bu işgal sürecinde Türk yetimhanesine dönüştürülen bina, 1915-1918 arasında büyük çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu binin üzerinde yetime “ev sahipliği” yaptı. Fakat burası soykırım sürecinde topraklarından kopartılan, annesiz babasız kalan çocukların “evi” değil, yetimlere şiddeti, acıyı, işkenceyi ve asimilasyon sürecini yaşatan bir merkez oldu.

Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan, Maral Fuchs’un Türkçeye kazandırdığı, Ermeni yetimlerinden Karnig Panyan’ın hatıralarından oluşan “Elveda Antura – Bir Ermeni Yetimin Anıları” kitabı bu süreci anlatıyor.

Ölen yetimlerin anısına dikilen çocuk heykeli

Kitabın editörü Artun Gebenlioğlu yazdığı önsözde, Antura yetimlerinin hikâyesinin ortaya çıkmasında araştırmacı Missak Maurice Kelechian’ın çalışmalarının büyük payı olduğunu hatırlatıyor.… Devam >>

2014'den beri online siyasi dergi ve bilgi portalı