Halil Erhan: TOPAL OSMAN VE MUHAFIZI DEDEM GENÇ AĞA

Genç Ağa dedem: Babaannemin büyük erkek kardeşi. Türk standartlarına göre değerlendirildiğinde pek görmeye alı­şık olmadığımız bir fizikî yapıda, oldukça uzun boylu, ya­kışıklı, beyaz tenli, göbeği ve fazla yağları olmayan, yumu­şak yüzlü, sevecen sesli, acıma hisleri kuvvetli, konuşurken daima saygılı, sesini hiç yükseltmeyen, “babayiğit” diye ta­nımlanabilen, çevresinde otoritesi hissedilen, saygı duyulan yaşlı bir yayla insanı. Karlı dağlar gibi; yüzünün beyazlığını karlara, boyunun uzunluğunuysa yüksek zirvelere benzetti­ğim. Kurtuluş Savaşı’nın içinde yer almış, Orta Karadeniz’in tarihî dönüşümünde Topal Osman’la birlikte hareket etmiş canlı bir tanık. Anıları, tarihe tanıklığı, yaşadıkları hiçbir resmî kayıtlarda geçmeyen, gerçeğin ta kendisi!

1975’te üniversite sınavına girdikten sonra memleketime, Ünye’ye döndüm. Sıcak yaz günlerinden birinde, Genç Ağa dedem ziyaretimize gelmişti oğlu Ali ile beraber. Hiç değiş­memişti. Çocukluk günlerindeki gibi sağlıklı, uzun boylu ve yine yumuşak yüzlüydü. Köyümüzü gezdik, deniz kenarında yürüdük, balık ağlarını temizlerken, kuma oturup dalgaları seyrettik. Sürekli “dalgaların nasıl oluştuğunu” yorumlardı. Her seferinde de “Şu Allah’ın hikmetine bak” der dururdu.

Bana karşı özel bir ilgisi, sevgisi vardı sanki. Öyle hisse­derdim. Ona karşı duyduğum saygıyı, sevgiyi gözlerimden okurdu herhalde. Onu severdim çünkü saf, tertemiz, pırıl pırıl bir insandı. Sahtekârlığı, yalancılığı, tembelliği, yapma- cıklığı sevmeyen. Olduğu gibi. Doğal mı doğal.

Bir gün evimizin önündeki fındık harmanının üstüne ser­diğimiz kilime oturup denize bakarak konuşurken dede­me sordum: “Dede, sende hiç eşkıya acımasızlığı, gaddarlığı yok. Nasıl oldu da Topal Osman’ın çetesine katıldın?”

Genç Ağa dedem başladı anlatmaya:

– Çevremde göze batan, boylu poslu, cesur bir gençtim. Bir akşamüstü Topal Osman Ağa, yanındakilerle beraber ka­pımıza geldi. Beni ve babamı dışarıya çağırdı. Babama de­di ki, “Oğlun benimle gelecek, bundan sonra benim ada­mım, benim askerim olacak.” Mecbur onlara katıldım. İti­raz etme şansımız yoktu, karşı gelirsek sonumuz kötü olur­du. Ailemle helalleşip Topal Osman’ın çetesine böylece ka­tılmış oldum.

– Çetenin içinde ne kadar kaldın?

– Ben çeteye katıldığımda padişahlık vardı. Ankara’da ye­ni bir meclis kurulup, cumhuriyet ilan oluncaya, Yunanla­rı kovana kadar, Osman Ağa’nm öldürülmesine kadar geçen bir zaman işte! 7-8 sene gibi herhalde.

– O kadar zaman içinde hiç evine gelmedin mi? Nereler­deydin?

– Evime hiç gelmedim. Genelde Trabzon, Gümüşhane, Giresun, Ordu, Sivas civarlarında, dağlarda, köylerde, kasa­balarda dolaşıp dururduk. En sonunda da Ankara.

–   Bir daha hiç köyünden veya yakınından geçtiğiniz hiç olmadı mı?

–   Olmaz olur mu? Çok oldu!

–  Geçerken uğrasaydm!

–  Bir keresinde, köyümüzün üstünden Kaliser’e (Şebin­karahisar) doğru gidiyorduk akşama doğru. Ailemi görmek için Osman Ağa’dan izin istedim fakat izin vermedi.

–  Neden ki?

– “Sana izin verirsem, başkalarına da vermek zorunda ka­lırım. O zaman da disiplin bozulur” diyerek isteğimi geri çe­virdi.

– Kaçsaydm!

– Osman Ağa’nın çetesinden kaçılmazdı. Kaçan oldu mu, hem kaçan hem de ailesi öldürülürdü.

– Senin görevin neydi çete içinde?

– Osman Ağa’nın muhafızıydım. Hiç yanından ayrılmaz­dım. Gece gündüz onunla beraberdim.

– Peki o topal haliyle dağ, tepe nasıl dolaşıyordu?

– Genelde ata binerdi. Ata binmemişse, zor yerlerde, dere­de, bayırda, karlı yollarda iki taraflı koltuklardık.

– Nasıl yani?

– Yolun ve havanın durumuna, varacağımız yerin uzaklı­ğına göre durum değişirdi. Bazen birer çete askeri koltuk alt­larından tutarak hızlı yürümesine yardım ederdi. Eğer yollar karlıysa o zaman ikişer çete askeri koltuk altlarından havaya kaldırarak götürürlerdi.

– Şebinkarahisar’a niye gittiniz?

– Hiç sorma evladım! En büyük kötülüğü, vicdansızlığı orada yaptık Ermenilere karşı.

– Ne gibi şeyler yaptınız dede?

– Oğlum, anlatmaya utanıyorum. İnsanların, kadınların, çocukların çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Allah günahlarımı­zı affetsin!

– Ne yaptınız ki dede?

Oğlum, bize “Kaliser’de Ermeniler isyan etmiş” dediler. Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da ne kadar hapishane varsa tümünün kapılarım açtı Osman Ağa. Söylediği tek şey vardı: “Düşün peşime! Benimle gelin! Ermenileri buralardan temizleyeceğiz. Mallarını, mülklerini, tarlalarını sizlere da­ğıtacağım.” Böylece kalabalık bir ordu gibi Kaliser’e vardık. Yakıp yıkmaya, çelik, çoluk, genç, yaşlı, kadın, kız demeden öldürmeye başladık. Sokakta rastladıklarımızı öldürdük; ev­lere, kiliselere saklananları, sığınanları gaz döküp yaktık.

–  İnsanları yakarken hiç vicdan azabı çekmedin mi dede?

–  Çekmez olur muyum evladım! Hele bir olay var ki, göz­lerimin önünden hiç gitmez korkunçluğu: Yüzlerce Ermeniyi kiliseye doldurup, üzerlerine gaz döküp yaktık. Sırtları alev almış yanarken, kilisenin demir parmaklı pencerelerin­den ellerini bize doğru uzatarak yalvarmaları, patlayacakmış gibi olmuş gözlerinin kocaman yuvarlaklıklarını, o gözler­den çıkarak içime işleyen, insanlığımı delen, öldüren utanç oklarını, vicdansızlık oklarını asla unutmam!

–  O esnada sen ne yapıyordun?

–  Osman Ağa’nın yanında durup yanan insanlara bakı­yordum.

–  Nasıl dayanıyordun dede?

–  İçim kan ağlıyor, o anda ben de yanıyordum. Ama yapa­cağım bir şey yoktu! İtiraz etsem beni de öldürtürdü Osman Ağa. Çığlıkları duymamak, canlı canlı yanan insanları gör­memek için gözlerimi ve kulaklarımı kapatıyordum.

–  Başka unutamadığın korkunç olaylar da oldu mu?

Oldu evladım! Kaliser’deki Ermenileri hallettikten son­ra köylerine yöneldik. Köyün gençlerini ve erkeklerini öl­dürdükten sonra geriye kalan 200-250 kişilik çocuk, kadın ve yaşlılarından oluşan bir grubu köyün yakınlarında bulu­nan bir uçurumun başına getirip, kafalarına kazma küpü- süyle vurarak, yarın dibine doğru yuvarladık. İnsan cesetle­ri üst üste yığılmış haldeyken üzerlerine çevreden getirdiği­miz pür dalları yığarak, ateşe verdik. Oradan başka bir köye geçtik. Iki-üç saat sonra aynı yerden geri dönerken, kömür­leşmiş cesetlerin üstünde yüzü, gözü, vücudunun her tarafı yanmış, kömür gibi, katran gibi olmuş haliyle, elleri havada, hortlak gibi bir erkeğin inleyerek dolaştığını gördük. Ada­mın hortladığını zannederek korkudan tir tir titremeye baş­ladık. O anda Osman Ağa’nın keskin sesi duyuldu, “Öldü­rün şunu!” demesiyle tek el silah sesi vadide çınladı.

Bir başka sefer de yine bir köyü boşaltmıştık. 100-150 ka­dar çocuk, kadın ve yaşlıları önümüze katıp Aksu Irmağı’nm akışına doğru götürmeye başladık. Yağmur yağmış, akşam olmak üzereydi. Aksu Irmağı’na karışan bir derenin üstün­de bulunan ağaç köprünün başına geldik (Kızıltaş Köprü­sü). Zaten hiç halimiz de yoktu. Çok yorulmuş, yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Osman Ağa, Ermenileri tek sıra hali­ne sokturdu. Köprünün ortasına da elinde balta olan iri kı­yım bir eşkıyayı dikti, “Başlarına birer balta küpüsü vurup, ırmağa atın” emrini verdi. Ermeniler başladılar çığrışmaya, yalvarmaya. Yüreklerin dayanacağı gibi değil! İki iri yarı eş­kıya, çocukları, kadınları, yaşlıları kollarından tutarak balta­cının önüne götürüyorlardı. Başına balta küpüsü vurulanla­rı ırmağa attılar sırayla, teker teker. Yağmurla kabaran sula­rın içinde insanlar kaybolup gittiler.

–  Ermenilerin evleri, yerleri ne oldu peki?

–  Osman Ağa, aramıza çevreden katılanlara, onların akra­balarına dağıttı tek tek buraları. Veya bizim çetenin ihtiyaç­larını karşılayan, bize yardım eden, kendisine Müslümanım diyen ağalara, beylere dağıttı, paylaştırdı.

–  Bunu nasıl yaptı?

–  Çok basit: “Bu ev senin, bu tarla senin, bu araziyi sen ve­ya sülalen ekip biçecek” dedi, oldu bitti. Astığı astık, kestiği kestik zaten; her emri bir kanun. Azımsayan, itiraz eden, be­ğenmeyen canından olacağını zaten bilirdi.

Giresun’un içinde veya çevresinde de böyle mi oldu?

–  Elbette. Şu anki Giresun’un zenginlerine bir bakın. Hep­si Osman Ağa’nın akrabaları, amcaları, dayıları, hala, teyze çocuklarıdır.

–  Kimler mesela?

–  Mesela …oğulları, mesela …oğulları. Her ilçede de o yö­renin en güçlü ailelerine, ağalarına mal mülk dağıttı. Hep­sinin zenginlikleri de Ermenilerin veya Rumların evleri­ne, arazilerine konmaktan kaynaklanmaktadır. O günden bu yana da kullanmaktadırlar, oğullardan torunlarına akta­ra aktara. Cumhuriyetin ilanından sonra da üzerlerine tapu kaydı yaptırmışlar. Durum öyle gözüküyor.

–  Senin veya sülalenizin malı mülkü niye olmadı peki?

–  Bize de savaştan sonra verecekti bir yerler ama olmadı.

–  Niye? Ne oldu?

–  Yunanlarla savaştıktan sonra, Atatürk tarafından Anka­ra’da öldürüldü. Osman Ağa ölünce biz de kendi halimize kaldık. Hepimizi köylerimize gönderdiler cascavlak.

–  Topal Osman için “Balkan Savaşı’na katıldı, Kurtuluş Savaşı’nda çetesiyle beraber Yunanlara karşı savaştı” diyor­lar. Hatta Balkan Savaşı’nda ayağından yaralandığı için topal kaldığı söyleniyor.

–  Ben en az sekiz sene Osman Ağa’nın muhafızlığını yap­tım. Balkan Harbi’yle ilgili hiçbir hatırasını anlattığını, ya­ralandığını duymadım. Balkan Harbi’ne katıldığını dahi bil­mem. Topallaması sülaleden gelir. Ama Yunanlara karşı be­raber savaştık.

* * *

Her zamanki gibi yumuşacık, pamuk gibi yüzüyle, alçak ses tonuyla konuşmasını sürdürürdü Genç Ağa dedem. O konuşurken ben de dikkatle dinlemeye, olayları kaçırma­maya gayret ederdim. Çoğu zaman da küçük küçük notlar tutardım. “Kurtuluş Savaşı’na katıldım” deyince heyecanım daha da artardı. Öyle ya, bu zamana kadar Osman Ağa ve çe­tesinin Kurtuluş Savaşı’nda yer aldığını hiç duymamış, ders kitaplarında da görmemiştim.

–  Kurtuluş Savaşı’na nasıl katıldın dede?

–  Artık bu bölgede işimiz kalmamıştı. Ordu-Giresun-Sivas-Gümüşhane-Trabzon bölgelerinden Ermenileri temizle­miştik. Öyle olunca da Atatürk bizi Ankara’ya çağırdı.

–  Ankara’ya nasıl gittiniz?

–  Giresun’dan Samsun’a geçtik. Samsun-Merzifon-Çorum üzerinden Ankara’ya vardık. Ankara’ya giderken yolumu­zun üzerinde ne kadar Ermeni köyü, kasabası varsa yine ya­kıp yıktık. Özellikle Merzifon’da.

–  Merzifon’un ne özelliği vardı dede?

–  Merzifon’un Ermeni ahalisi çoktu. Önümüze geleni kur­şunladık. Evlere doldurup doldurup yaktık. Adeta taş üs­tünde taş bırakmadık.

–  Ankara’ya vardığınızda hiçbir yetkili size kızmadı mı?

–  Ben bir şey duymadım. Ankara’dakilerle, Atatürk’le Os­man Ağa konuşurdu zaten. Nasıl karşıladıkları konusunda bir şey söyleyemem ama her şey normal gibiydi.

–  Sizi nereye gönderdiler?

–  Düşmanın Haymana’ya geldiğini söyleyerek bizi oraya gönderdiler. Haymana önlerinde Yunan askeriyle karşılaş­tık. Çok yaman bir harp oldu aramızda. Göğüs göğüse, sün­gü süngüye çarpıştık Yunanlarla. Onları perişan ettik. Çok Yunan askeri öldürdüm süngüleyerek. Yunanlar yaralılarını, ölülerini bırakarak gerisin geriye kaçtılar. Bizden de çok ar­kadaşımız öldürüldü.

–  Takip etmediniz mi?

–  Hayır. O görev başka birliklerindi. Biz hep Ankara’da kaldık. Ahırdan bozma bir koğuşumuz vardı.

–  Hangi görevle kaldınız Ankara’da?

Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda görev aldık.

***

Gerek savaş sırasında gerek savaş sonrası cumhuriyetin ilanından sonra Muhafız Alayı içinde hep Topal Osman’ın emir komutası altında görev yapmış Genç Ağa dedem. Asla başka bir komutanları olmamış. Kayıtlarını, listelerini Topal Osman tutmuş, ihtiyaçları ona göre belirlemiş. Askerî üni­forma dahi giymemişler. Birlik içinde, daima yerel kıyafetle­riyle dolaşır, görev yaparlarmış.

–  Topal Osman niye öldürüldü dede?

–  “Atatürk’ü öldürmeye kalkmış” diye arkadaşlarla ara­mızda fısıldaşıyorduk. Sebebim bilmiyorduk. Zaten Osman Ağa her zaman bizimle olmazdı. Geceleri ayrı yerlerde ka­lırdık. Ankara içinde sürekli gezer, dolaşır, önemli kişiler­le, mebuslarla görüştüğü söylenirdi. Son zamanlarda da da­ha seyrek uğrar olmuştu yanımıza.

–  Öldürüldüğünü nasıl anladınız peki?

–  İlk birkaç gün anlamadık. Zaten ilk gün bizleri beşer onar başka bölüklere dağıttılar. Neler olduğunu anlayamı­yor, sürekli Osman Ağa’yı soruyorduk. İkinci günün sabahı, bizleri onar onar avlunun önündeki duvarın dibine dizdiler. Ellerimizi arkadan bağlayıp silahlarımızı alıp, diz çöktürüp duvara döndürdüler. Her birimizin arkasında da eli silahlı birer asker vardı. Silahlarının namlularını ensemize doğrult­muşlardı. Geriden bir ses duyduk: “Kımıldamayın, arkanıza da dönmeyin!” “Kesin bizi birer kurşunla öldürecekler” diye düşünmeye, içimden dua okumaya, salavat getirmeye başla­dım. Arkadaki ses yine konuştu: “Osman Ağa’nız Atatürk’ü öldürmeye teşebbüs etti fakat muvaffak olamamıştır. Bun­dan dolayı Atatürk’ün emriyle öldürtülmüş, cesedi de Anka­ra’da askerî bir bölge içinde, bilinmeyen bir yere gömülmüş­tür. Sizlerin hakkında da ölüm kararı vardır.”

Allah’a yalvarmaya, yakarmaya başladık. Derken, ikinci bir ses yükseldi yine arkadan: “Ne yapıyorsunuz siz? Bu ço­cukları nasıl infaz edersiniz? Bu emri kim verdi?” Duyduğu­muz ilk ses, “Atatürk verdi” dedi. İkinci sesse “Olmaz öyle şey. Bunlar vatan için canlarını ortaya koydular. Düşmanla göğüs göğse çarpıştılar. Ağaları yüzünden niye öldürülsün­ler? Durun, bekleyin biraz. Ben konuşup geleceğim” dedi.

Uzunca bir süre diz üstü, yüzümüz duvara dönük, başla­rımız eğik vaziyette bekledik. Nice zaman sonra arkamızdan başka bir ses duyduk: “Kalkın ayağa ve yüzlerinizi bana dö­nüp, hazır olda dinleyin. Savaş gazisi olduğunuz için can­larınız Atatürk tarafından bağışlanmıştır. Hepiniz, ayrı ayrı ve teker teker olmak kaydıyla memleketlerinize döneceksi­niz. Silahsız olarak. Toplanmak, bir araya gelmek, isyana te­şebbüs etmek gibi bir düşünceye kapılmayın. Artık yeni bir devlet var, yeni bir cumhuriyet var; çetelik, eşkıyalık döne­mi bitmiştir. Yoksa canınız bir daha bağışlanmaz.” Sonra da bizleri teker teker nizamiye kapısından dışarı saldılar.

–  Giresun’a nasıl geldin oradan?

–  Yürüyerek. Dağlarda, yollarda Ermenilerin evlerine yer­leşenlerden yemek istedim. Kimi verdi, kimi vermedi; sa­manlıklarda yattım, meyve yedim, ekmek dilendim. İki ayda ancak gelebildim köyüme.

–  Döndüğünde ne gibi farklılıklarla karşılaştın?

–  Beni öldü zannediyorlarmış, görünce sevindiler. Ama tarlamızın birini, Ermenilerin yerlerine akrabalarını oturt­muş olan bir ağanın adamları ekip biçiyorlardı.

–  İtiraz etmediniz mi?

–  Etsen ne olacak oğlum? O adamlar artık hükümet ol­muşlardı. Astıkları astık, kestikleri kestik. Yaşadığıma şük­redip bu günlere geldim.

Genç Ağa dedem 1985 yılında, 90 yaşındayken vefat et­ti. Oğulları, kızları, torunları Giresun’un merkezinde, Dere­linin Yuva köyünde yaşamlarını sürdürmektedirler. Sorul­duğunda, “Babamız asla eşkıya olmadı, eşkıyalık yapmadı, Topal Osman’ın emrinde sekiz sene askerlik yaptı. Aynı za­manda Atatürk’ün de askeriydi” demektedirler. Bölgede hâ­kim olan resmî görüş de “Topal Osman, Ermenileri öldür- meseydi Ermeniler bizleri, Müslümanları öldürerek, katle- deceklerdi” şeklindedir.

Genç Ağa dedemin oğulları, torunları, günümüzde de Atatürk’e kızgındırlar. Niye olmasınlar ki? Atatürk, zengin olmalarına mani olmuştur! Fena mı olurdu Gedikkaya’da, Çıtlakkale’de 100-150 dönüm fındık bahçeleri veya Gire­sun’un içinde 8-10 tane iş hanları olsaydı!

Halil Erhan, 1915’ten 1980’e Karadeniz – Ermeniler, Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar . İletişim 2015, s 111-120

Halil Erhan